Türk siyasetinde bazı dönemler vardır; aktörler değişir, sloganlar değişir, ittifaklar değişir… Ama değişmeyen tek şey, siyasetin acımasız matematiğidir.
Bugün Cumhuriyet Halk Partisi'nin içinde yaşanan hukuki tartışmalar, kurultaya ilişkin dava süreçleri ve siyasi kulislerde konuşulan olası senaryolar yalnızca bir partinin iç meselesi değildir. Bu süreç, Türkiye'de muhalefetin geleceğini, Meclis aritmetiğini ve belki de önümüzdeki yılların siyasi iklimini yeniden şekillendirecek bir dönüm noktası olabilir.
Kamuoyu çoğu zaman isimlere odaklanıyor.
Kim gelecek?
Kim gidecek?
Kim yeni parti kuracak?
Oysa benim dikkat çekmek istediğim nokta bambaşka.
Asıl soru şu:
Ortaya çıkacak yeni siyasi denklem kime kazandıracak?
Çünkü seçim gecesi sandıktan çıkan sonuçlar, duygularla değil rakamlarla hesaplanıyor.
Bugün milyonlarca seçmen, yaşanan tartışmaları liderler üzerinden okuyor. Oysa seçim sisteminin dili liderlerden çok daha serttir. Affetmez. Hata yapanı cezalandırır.
2022 yılında değiştirilen seçim yasasıyla birlikte ittifakların sağladığı birçok avantaj ortadan kalktı. Artık her parti kendi oyunun ağırlığı kadar temsil ediliyor. d'Hondt sistemi ise parçalanan oyları ödüllendirmiyor; tam tersine cezalandırıyor.
İşte tam da bu nedenle merkez solda yaşanabilecek olası bir ayrışma, siyasi olarak büyüme görüntüsü verse bile matematiksel olarak küçülme riski taşıyor.
Bir şehirde tek çatı altında toplanan oylar üç milletvekili çıkarabilirken, aynı oy iki farklı parti arasında bölündüğünde temsil gücü dramatik biçimde azalabiliyor.
Siyaset bazen kürsülerde kazanılır.
Ama milletvekilleri hesap cetvelinde kaybedilir.
İşte birçok kişinin gözden kaçırdığı gerçek budur.
Bir diğer kritik eşik ise yüzde 7 seçim barajıdır.
Baraj, yalnızca küçük partilerin problemi değildir.
Siyasette hiçbir oy garanti değildir.
Hiçbir parti de seçmenin desteğini tapulu malı gibi göremez.
Bu nedenle ortaya çıkabilecek her yeni yapı, sadece kendi geleceğini değil, aynı zamanda temsil ettiği seçmen kitlesinin Meclis'teki ağırlığını da belirleyecektir.
Cumhurbaşkanlığı seçimi ise bambaşka bir denklem içeriyor.
İki turlu sistem, ortak aday etrafında birleşme ihtimalini canlı tutuyor. Ancak aynı başarı parlamentoya yansımayabilir.
Cumhurbaşkanı başka bir siyasi anlayıştan seçilirken, Meclis çoğunluğu bambaşka bir tablo oluşturabilir.
İşte asıl yönetim krizleri tam da böyle dönemlerde ortaya çıkar.
Bugün herkes gözünü mahkeme salonlarına çevirmiş durumda.
Kararlar bekleniyor.
Dosyalar konuşuluyor.
Senaryolar yazılıyor.
Oysa mahkemeler hukuku yorumlar.
Sandık ise matematiği.
Ve siyaset tarihinde matematiğe rağmen kazanılmış hiçbir seçim yoktur.
Bu nedenle önümüzdeki süreçte yalnızca hukuki kararları değil, siyasi aklı da izlemek gerekecek.
Çünkü kurumsal hafıza, parti tabelasından daha güçlüdür.
Seçmen aidiyeti, sosyal medya gündemlerinden daha kalıcıdır.
Ve siyaset...
Duygularla başlar.
Ama her zaman rakamlarla biter.
Belki de bugün sorulması gereken en önemli soru şudur:
Muhalefet kendi içinde yeni bir denge mi kuracak?
Yoksa kendi matematiğini bozarak rakibinin hesabını mı kolaylaştıracak?
Bu sorunun cevabını ne televizyon ekranları verecek ne de sosyal medya anketleri...
Son sözü yine millet söyleyecek.
Ve millet konuştuğunda, siyasetin bütün hesapları yeniden yapılacak.