Geçenlerde Sakarya’da esnafın durumuyla ilgili bir haber okudum. Yılın ilk on ayında 87 yeni esnaf kaydolmuş, 56 esnaf ise kepenk kapatmış. Rakamlar ilk bakışta sıradan gelebilir. Ama ben o rakamların arkasında ne olduğunu düşünüyorum.
Bir dükkân açmak kolay değil. İnsan belki yıllarca biriktirdiği parayı ortaya koyuyor. Kimi borçlanıyor, kimi ailesinin desteğiyle işe başlıyor. Sabah erkenden kepengi açıyor, akşam eve giderken ertesi günün hesabını yapıyor. İşler iyi giderse seviniyor, kötü giderse belli etmemeye çalışıyor.
Sonra bir gün o kepenk bir daha açılmıyor.
Dışarıdan bakınca kapanan bir dükkân görüyoruz. Oysa belki bir ailenin yıllardır verdiği mücadele orada sona eriyor. Belki çocuklarının geleceği için kurduğu bir hayal yarım kalıyor.
İnsan en çok da buna üzülüyor.
Sakarya’yı gezerken, sokaklarında yürürken, esnafla konuşurken şehrin yalnızca binalardan, yollardan ve yeni projelerden ibaret olmadığını düşünüyorum. Bu şehri asıl yaşatan, sabah işinin başına geçen insanlardır. Mahalle bakkalıdır, sanayide elini yağın içine sokan ustadır, siftah bekleyen küçük dükkân sahibidir.
Onların işi iyi giderse mahalle de kazanır, şehir de kazanır.
Bugün küçük esnafın önünde ciddi bir mücadele var. Kira, elektrik, vergi, personel gideri… Bunların her biri ayrı bir yük. Üstelik vatandaşın alım gücü düştüğünde esnaf da bundan etkileniyor. İnsanlar daha az alışveriş yapıyor, ihtiyaçlarını erteliyor. Birinin cebindeki para yetmediğinde bunun etkisi yalnızca o evde kalmıyor; dönüp dolaşıp çarşıya, pazara, dükkâna ulaşıyor.
Bunları konuşurken kimseyi suçlamak için yazmıyorum. Ama görmezden gelerek de bir yere varamayız.
Benim merak ettiğim şu: Şehrimizde yeni yatırımları, büyümeyi ve gelişmeyi konuşurken, bu büyümenin içinde ayakta kalmaya çalışan küçük esnafı ne kadar düşünüyoruz?
Bir dükkânın kapanması yalnızca sahibinin meselesi mi? Yoksa o sokakta yaşayan, alışveriş yapan, oradan ekmek kazanan herkesin meselesi mi?
Bence ikincisi.
Siyasetle uğraşan biri olarak bu soruyu kendime de soruyorum. Vatandaşın yaşadığı sıkıntıyı dile getirmek elbette önemli. Fakat bazen aynı sorunları tekrar tekrar konuşuyoruz. İnsanlar dinleniyor, açıklamalar yapılıyor, gündem değişiyor. Bir süre sonra aynı mesele yeniden karşımıza çıkıyor.
O zaman dönüp kendimize bakmamız gerekiyor. Biz gerçekten bir şeyleri değiştirebiliyor muyuz, yoksa yalnızca yaşananları mı anlatıyoruz?
Bu sorunun cevabı benim için önemli.
Çünkü insanlarla konuşurken onların her zaman büyük cümleler beklemediğini görüyorsunuz. Bazen bir esnafın istediği, işini çevirebilmek. Bazen bir babanın derdi, ay sonunda çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayabilmek. Bazen bir gencin beklentisi, kendi şehrinde çalışıp kendi hayatını kurabilmek.
Bunlar öyle küçük meseleler değil. Hayatın kendisi zaten bunlardan oluşuyor.
Sakarya’nın potansiyeli yüksek. Üreten, çalışan, girişimci insanlarımız var. Sanayimiz var, tarımımız var, ticaretimiz var. Fakat bu potansiyelin vatandaşın hayatına daha fazla yansımasını konuşmamız gerekiyor. Şehrin büyümesi kadar, burada yaşayan insanların da kendilerini güvende hissetmesi önemli.
Ben Sakarya’nın geleceğine umutla bakmak istiyorum. Bunun için de sorunları olduğundan küçük göstermeye gerek yok. Eksikleri konuşmak şehri sevmemek değildir. Tam tersine, insan sevdiği yerin daha iyi olmasını ister.
Bazen bir şehre dair en doğru fikir, büyük salonlarda değil, küçük bir dükkânda çay içerken ortaya çıkar. Karşınızdaki insanın anlattıklarını dinlersiniz. Belki bütün sorunlarını o gün çözemezsiniz ama en azından neyin konuşulması gerektiğini daha iyi anlarsınız.
Benim için siyaset de biraz böyle bir şey.
İnsanların hayatından uzaklaştıkça söylenen sözler çoğalıyor, ama o sözlerin karşılığı azalıyor. Hayatın içine girdikçe insan neyi bilmediğini de görüyor, neyi değiştirmesi gerektiğini de.
Dilerim Sakarya’da yeni dükkânlar açanların heyecanını daha çok konuşuruz. İşini büyüten esnafın sevincini, gençlerin burada kurduğu hayalleri, emeğinin karşılığını alan insanların mutluluğunu daha çok görürüz.
Ve dilerim, bir gün kepengi kapanan bir dükkâna bakıp yalnızca “Burada eskiden bir esnaf vardı” demek zorunda kalmayız.
Çünkü o kepengin arkasında yalnızca bir iş yeri yok. Bir emek, bir aile ve çoğu zaman yıllarca kurulmuş bir hayal var.
Bir şehrin nasıl bir yer olduğunu anlamak için bazen en büyük binalarına değil, küçük dükkânlarının ışığına bakmak yeter.









