Siyasette bazen bir istifa, istifa eden kişiden daha büyük bir tartışma başlatır.
Bugün Ankara’da olan tam da bu.
Mansur Yavaş CHP’den ayrıldı. Siyasi hayatına bağımsız devam edeceğini açıkladı. Ardından bazı ilçe belediye başkanları da aynı yolu tercih etti.
Şimdi herkes bunun nereye varacağını konuşuyor.
Ben başka bir tarafına bakıyorum.
Seçmenin iradesine...
Çünkü seçim günü vatandaş sadece bir ismin karşısına mühür basmıyor.
Bir siyasi kimliğe de oy veriyor.
Bir partiye güveniyor.
Bir kadroya inanıyor.
Bir anlayışın arkasında duruyor.
Sonra o oy, bir koltuğa dönüşüyor.
İşte asıl mesele burada başlıyor.
O koltuk kimin?
Siyasetçinin mi?
Partinin mi?
Yoksa seçmenin mi?
Bence cevabı çok açık.
Seçmenin.
Siyasetçinin görevi o emaneti taşımaktır.
Belediye başkanlığı bir mülk değildir. Milletvekilliği bir tapu değildir. Siyasi makamlar kimsenin şahsi malı değildir.
Bugün seçilirsiniz.
Yarın başka bir siyasi karar alırsınız.
Buna elbette hukuken hakkınız olabilir.
Ama siyasette her hukuki hakkın bir de siyasi ve vicdani karşılığı vardır.
Bunu konuşmadan siyaseti konuşamayız.
Mansur Yavaş'ın istifa açıklamasında da dikkat çeken bir nokta var. Kendisi, vatandaşın sandıkta yalnızca bir isme değil, siyasi bir iradeye de oy verdiğini ve seçmenin iradesini yok saymayı doğru bulmadığını söyledi.
Tam da burası siyasetin düğüm noktası.
Çünkü bu cümleyi herkes kendisine göre okuyabilir.
Ama ben şöyle okuyorum:
Seçmen hafife alınmaz.
Seçmen unutmaz.
Seçmen kendisine verilen oyun nereye gittiğini de, kiminle beraber yürüdüğünü de takip eder.
Biz siyasette bazen teşkilatı unutuyoruz.
Sokağı unutuyoruz.
Sandık başında bekleyen insanı unutuyoruz.
Bir seçim kazanıldığında kürsüye çıkanları hatırlıyoruz da o seçimi kazandırmak için kapı kapı dolaşanları hatırlamıyoruz.
Oysa siyaset sadece seçilmişlerden ibaret değildir.
Bir partinin arkasında yılların emeği vardır.
İnsanların alın teri vardır.
Üyelerin aidiyeti vardır.
Mahalle temsilcisinin emeği vardır.
Sandık görevlisinin sabrı vardır.
Gençlerin heyecanı vardır.
Kadınların mücadelesi vardır.
Ve bütün bunların üzerinde seçmenin güveni vardır.
Ben CHP'liyim.
Dolayısıyla meseleyi sadece Mansur Yavaş üzerinden okumuyorum.
CHP'nin de kendi içinde şu soruyu sorması gerektiğini düşünüyorum:
İnsanlar bize neden güveniyor?
Ve daha önemlisi...
Bu güveni nasıl koruyacağız?
Çünkü parti dediğiniz şey yalnızca genel merkez binası değildir.
Parti, sahadaki insandır.
Mahalledeki üyedir.
Seçim günü sandığın başında duran kişidir.
Sokakta parti adına konuşan yöneticidir.
Ve nihayetinde o partiye oy veren seçmendir.
Kimse siyasetin üzerinde değildir.
Ne seçilmiş belediye başkanı...
Ne milletvekili...
Ne il başkanı...
Ne genel başkan...
Hiç kimse.
Siyaset biraz da bunu kabul etme sanatıdır.
Bugün bir siyasetçi partisinden ayrılabilir.
Yarın başka bir siyasi yolda yürüyebilir.
Bunlar siyasetin içinde vardır.
Ama seçmenin de o tercihi sorgulama hakkı vardır.
Çünkü oy onun.
Güven onun.
Sandık onun.
Emanet onun.
Benim siyasette en çok önemsediğim şeylerden biri bu.
İnsanların verdiği oyun kıymetini bilmek.
Çünkü seçmen, siyasetçinin kariyer planının bir parçası değildir.
Seçmen patron da değildir belki...
Ama siyasetin gerçek sahibidir.
Bugün Ankara'da yaşanan tartışmaya buradan bakmak gerekiyor.
Kim haklı?
Kim haksız?
Kim nereye gidecek?
Kim hangi partiyle yürüyecek?
Bunların hepsi konuşulur.
Ama en son konuşulması gereken şeyi en başta konuşmak gerekiyor:
Bu kararın seçmende karşılığı ne?
Çünkü sandık günü geldiğinde kimsenin geçmişteki açıklamaları, makamı, unvanı tek başına yetmez.
Seçmen önüne bakar.
Dün ne söyledin?
Bugün ne yapıyorsun?
Kiminle yürüyorsun?
Neden yürüyorsun?
Bunların hepsini tartar.
Ve kararını kendisi verir.
Siyasetin güzelliği de burada zaten.
Son sözü siyasetçi değil, sandık söyler.
O yüzden siyaset yapan herkesin kulağında bir cümle olmalı:
Seçmenin iradesine sadakat, siyasetin namusudur.
Bu cümle sadece Mansur Yavaş için değil.
Benim için de.
CHP'de görev yapan herkes için de.
AK Parti'de görev yapan için de.
MHP'de, İYİ Parti'de, DEM Parti'de, başka bir partide siyaset yapan herkes için de.
Çünkü mesele parti meselesinden önce demokrasi meselesidir.
Siyasetçinin özgürlüğü vardır.
Ama seçmenin de hafızası vardır.
İşte ikisini birbirinden ayırdığınız gün, siyaset sadece koltuk hesabına dönüşür.
Ben siyaseti böyle görmüyorum.
Siyaset, alınan oyun hakkını vermektir.
Verilen sözü unutmamaktır.
Ve en önemlisi...
Sana verilen emaneti, sahibinin rızası olmadan başka bir yere taşımamaktır.
Gerisi siyasetin gürültüsüdür.
Seçmenin iradesi ise sandıkta susar.
Ama zamanı geldiğinde konuşur.













