Türkiye'de yine seçim konuşuluyor.
Daha doğrusu herkes seçim ihtimalini konuşuyor ama bence asıl konuşulması gereken başka bir şey var.
Muhalefet, seçim geldiğinde seçmenin karşısına nasıl çıkacak?
Çünkü bugün muhalefetin en büyük problemi sandığın ne zaman kurulacağı değil. Sandık kurulduğunda ortada nasıl bir muhalefet kalacağı.
Cumhuriyet Halk Partisi'nin yaşadığı ayrışma artık “parti içi tartışma” denilerek geçiştirilebilecek bir noktayı çoktan geçti.
Özgür Özel ve beraberindeki 90 milletvekilinin CHP'den ayrılması ve 91 milletvekiliyle Yeni Parti'nin kurulması, Meclis aritmetiğini bile değiştirdi. Ardından farklı kademelerde yeni ayrılıklar yaşandı. CHP'nin teşkilatlarında da ciddi hareketlilik ortaya çıktı.
Bunun siyasetteki karşılığı sadece sandalye sayısı değildir.
Asıl mesele seçmenin kafasında oluşan tablo.
Çünkü seçmen şunu görüyor:
Bir tarafta CHP.
Diğer tarafta CHP'den ayrılan ve kendi siyasi iddiasıyla yola çıkan Yeni Parti.
Bir tarafta geçmişin kadroları ve parti kimliği.
Diğer tarafta “yeni bir başlangıç” iddiası.
Ve bütün bunların ortasında muhalefete oy vermeyi düşünen milyonlarca insan.
Şimdi o seçmene bir soru sormak gerekiyor:
Siz kime güveneceksiniz?
Bu soru sanıldığından daha önemli.
Çünkü seçmen yalnızca iktidardan memnun olup olmadığına bakmıyor.
Alternatife de bakıyor.
Alternatifin güçlü olup olmadığına, kendi içinde kavga edip etmediğine, yarın ne yapacağına ve en önemlisi ülkeyi yönetebileceğine inanıp inanmadığına bakıyor.
Burada muhalefetin ciddi bir açmazı var.
İktidarı eleştirmek kolay.
Ekonomiyi eleştirmek kolay.
Hayat pahalılığını anlatmak kolay.
Yanlış gördüğünüz her şeyi sıralamak da kolay.
Zor olan, bütün bunların karşısına bir iktidar alternatifi koyabilmek.
Daha da zoru, bunu yaparken kendi seçmeninizi birbirinizden uzaklaştırmamak.
Bugün CHP açısından yaşanan tartışmanın bence en önemli tarafı da burada.
Kim haklı?
Kim haksız?
Kim gerçek CHP?
Kim CHP'nin devamı?
Kim yeni bir siyasi yol açıyor?
Bu soruların her birinin kendi içinde ayrı bir siyasi tartışması var.
Ama seçmen açısından mesele daha basit.
“Ben oyumu verdiğimde karşılığında ne göreceğim?”
Seçmen sandığa parti kongresi izlemek için gitmiyor.
Genel başkanlık kavgasını takip etmek için de gitmiyor.
Kimin kime laf söylediğini öğrenmek için hiç gitmiyor.
Geçimini, çocuğunun geleceğini, işini, güvenliğini ve ülkenin yarınını düşünüyor.
Dolayısıyla siyasette yaşanan her kavganın bir de seçmendeki karşılığı var.
Ve o karşılık bazen sandıkta ortaya çıkıyor.
Muhalefetin burada yapması gereken şey birbirini daha fazla tüketmek değil.
Çünkü iktidar karşısında alternatif olmak, sadece iktidarın yanlışlarını anlatmakla mümkün olmuyor.
Bir siyasi hareket önce kendi içinde ne istediğini bilmek zorunda.
Kiminle yürüyeceğini bilmeli.
Nasıl bir Türkiye istediğini anlatmalı.
Ekonomi konusunda ne yapacağını söylemeli.
Devlet yönetimine ilişkin kadrosunu göstermeli.
Ve bütün bunları seçmenin anlayacağı bir dille anlatmalı.
Bugün ise muhalefetin enerjisinin önemli bir bölümü kendi içindeki ayrışmaya gidiyor.
Bu durum uzadıkça siyasetin doğal dengesi de değişiyor.
Çünkü boşluk hiçbir zaman boş kalmıyor.
Bir siyasi parti zayıfladığında, başka bir siyasi aktör o alanı doldurmaya çalışıyor.
Yeni Parti'nin ortaya çıkışı da bu açıdan yalnızca CHP açısından değerlendirilmemeli.
Bu gelişme, muhalefet seçmeninin önüne yeni bir tercih koyuyor.
Üstelik mesele yalnızca Ankara'dan ibaret değil.
Sakarya gibi illerde bunun karşılığının ne olacağı ayrıca önemli.
Çünkü yerel teşkilatlar, belediye başkanları, milletvekilleri ve seçmen davranışı birbirinden bağımsız değil.
Ankara'da yaşanan bir ayrışmanın Sakarya'da sandığa yansımayacağını düşünmek siyaseti sadece merkezden okumak olur.
Önümüzdeki dönemde asıl mücadele biraz da burada yaşanacak.
Kim teşkilat kuracak?
Kim sahaya inecek?
Kim yerelde karşılık bulacak?
Kim farklı kesimlerden oy alabilecek?
Ve en önemlisi...
Kim seçmene “Bize oy verirseniz şu ülkeyi kuracağız” diyebilecek?
Çünkü seçim günü geldiğinde kimsenin geçmişte kimin hangi tarafta durduğunu uzun uzun anlatacak vakti olmayacak.
Seçmen önüne bakacak.
O gün geldiğinde “Biz aslında birlikteydik ama sonra ayrıldık” demenin pek bir anlamı kalmayabilir.
Siyasette bazen bölünmek yeni bir başlangıçtır.
Bazen de siyasi enerjinin parçalanmasıdır.
Hangisi olduğunu zaman gösterecek.
Ama şimdiden görünen bir şey var:
Muhalefet artık sadece iktidarla yarışmayacak.
Kendi içindeki dağınıklıkla da yarışacak.
Bu nedenle önümüzdeki seçimlerin kaderini yalnızca iktidarın performansı belirlemeyecek.
Muhalefetin kendi seçmenine ne kadar güven verdiği de belirleyecek.
Çünkü bir seçmen iktidarı değiştirmek isteyebilir.
Ama yerine kimin geleceğinden emin değilse sandıkta frene basabilir.
Siyasetin en tehlikeli noktası da burasıdır.
İnsanların değişim istemesi başka şeydir.
Değişimin adresine inanması başka şey.
Bugün muhalefetin çözmesi gereken mesele tam olarak budur.
Daha fazla slogan değil.
Daha fazla kavga değil.
Daha fazla birbirini suçlama hiç değil.
Önce kendi içinde hangi yolda yürüyeceğine karar vermek.
Sonra o yolu seçmene anlatmak.
Çünkü seçim tarihi yarın açıklansa da iki yıl sonra açıklansa da değişmeyen bir gerçek var:
Sandık günü geldiğinde seçmen sadece iktidara not vermeyecek.
Muhalefetin kendi sınavını da değerlendirecek.
Ve belki de 2027'ye giderken sorulması gereken en önemli soru şu:
Muhalefet iktidarı değiştirecek kadar güçlü mü, yoksa kendi içindeki ayrışmayı yönetemeyecek kadar meşgul mü?
Bu sorunun cevabı seçimden önce verilecek.
Sandıkta değil.













